TRABZONSPOR HEP OLACAK

Milli eğitim müfettişi babam kızıp beni balıkçı teknesine götürünce olanlar oluyor.

İlkokul adamıyım, ama çok fena stoperim. Her stoper gibi biraz kazmayım da. Yeteneklerim; topa sert vurmak, uzun boydan mütevellit hava topu hakimiyeti ve top geçer adam geçmez. Topu kaybetmeden oyuna sokmakta zorlanıyorum biraz. Bazen kaleye mi geçsem diyorum. Şenol Güneş aklıma geliyor. Vazgeçiyorum. Çaresiz. Zaten hocamdan sonra doğu karadenizden büyük kaleci çıkmıyor. Hocam…

O zamanlar Şenol Güneş’i teknik direktörden çok öğretmen olarak biliyorum. Babam tanıyor. Müfettiş ya o. Babam futbolu Trabzonspor kadar seviyor. Ne fazlası ne azı. Ben bir gün sınıfa Şenol Hoca gelecek diye ödevlerimi hiç aksatmadan yapıyorum. Aklım okul çıkışı antrenmanda. Hep markaj çalışıyorum, azgın boğa gibi koşan rakip forvetleri ofsayta düşürmek için savunma hattını ben organize ediyorum. Şenol Hoca ertesi gün de gelmiyor, bir sonraki gün de, ondan sonraki gün de…

Bizim köy çarşıya 4 kilometre. Köye haftasonları gidiyorum. 4 gün tekneye çıkıyorum. 3 gün antrenman var. Bazen çakışıyor günler. Ulan, Dursunali baba mezgit sürüsünü duymayagörsün… Herkese sövüp vira bismillah çekiyor. Benim işim boş kasaları iskele tarafına yığıp gırgırın küçük işlerini halletmek. Ha, bir de ağdan gelen iri balıkları ayıklayıp tayfaya bölüştürmek.
Bölüştürmeyi iyi öğreniyorum. Ne bir eksik ne bir fazla. Zargana Osman kemençe çaldıktan sonra siyah poşetine bakar, katran ali rakı bardağını hep pis eliyle yıkayıp rafa koyar sonra da poşetine bakar, fırtına bekir balık sevmez. Babasını deniz yutmuştur. Herkese söver. Martılara sövmez tek. Karayeli bir tek martılar bilir ona göre. Gerisi fasa fiso. Dursunali Baba vurmazsa denize, dümene o geçer. Hiç tam yol vermez. Ağır adım yanaşır sürüye. Balığın şıpırdadığını duydu mu çevirir ağı.

Zargana Osman’ın psikolojisi bozuktur. Ana yok baba yok. Kardeşler desen almışlar başını erimişler gurbete. Sövmeye başladı mı önce gurbete sonra nerde onursuz herif varsa ona… Takımda kötü oynayana da söver, bazen hepsine birden söver ama maçlara gittiğinde bir kişi olsun sövsün otur yerine der.

Katran Ali hayatımda duymadığım kitaplar okurdu. Bir seferinde Sefiller’in çocuklar için hazırlanmış kitabını okuduğumda ula sen ne anlarsın Sefiller’den demişti. Hırs yapmışım. O gün bu gündür kitap peşindeyim. 90’lı yılların bir tanesinde bana bir kitap vermişti. Ben de lisede bir kızı sevmiş gibi olmuştum hani. Bir bulanıklık işte. Kıza kitabı anlatınca, kız ertesi gün babasının korumalarıyla zorla gitmişti eve. Kız şehrin valisinin kızı. Kitap desen… Gülünün Solduğu Akşam. Katran abim gülüyor. Gülüyor. O gün sinirden kemençe çalmayı öğreniyorum. Konuşmuyorum. Katran abim haftasonu beni maça götürüyor. Biletleri nasıl buldu bilmiyorum. Kimse bilet bulamazken o tak diye stada giriyor. Ben de yanında. O gün şehrin ekonomisi 10 yıl geri gidiyor. Ne bakkal çalışıyor ne çakkal. Ne balıkçısı ne orospusu. Sonra maç bitiyor. Staddan kimse çıkmıyor. Koca koca adamların ağladığını hatırlıyorum. Şehir suspus. Katran abim o gün buruk bir gülümsemeyle “barıştık mı?” diyor. “Küsmedik ki”, diyorum. Takım şampiyonluktan oluyor. Sövecek oluyorum. Katran abim keskin bir bakış atıyor. Adam dediğin adam karşısındakine sövmez, diyor. O günden beri azgın boğa gibi koşan rakip forvetlere hiç sövmüyorum. Takışmıyoruz. Onlar da bana saygı duyuyorlar. Adımız abiye çıkıyor bir zaman sonra.

Okul ödevlerini hiç bırakmıyorum. Bazen salyangoz toplayıp satıyorum. Harçlıklarımla kitap alıyorum. Dünya klasiklerini 20 sene sonra tekrar okumak üzere sular seller gibi ezberliyorum. Katran Ali’yi geçeceğim bu işte, diyorum. Şenol Hoca derse yine gelmiyor. Benim ödevlerim tamtakır. Şenol Hoca gelmiyor ama bir gün babam çıkageliyor sınıfa. Teftişe. Kaldırıp bana soru soruyor. Bilemiyorum. Şenol Hoca’ya mahçup oluyorum. O günden sonra derslerime daha da asılıyorum. Ne idmanları ne tekneyi ne de derslerimi aksatıyorum. Bir gün idmanda köşe vuruşunda ileri çıkıyorum. Savunmadan seken topa solla bir vuruyorum top üst direkte patlıyor. Hoca yanına çağırıyor. Beni sol beke alıyor. Üç maç sol bekte oynuyorum. Hoca yanına tekrar çağırıp: “Oğlum sen sağ ayaksın ama solun da iyi neden hiç söylemedin bize?” diye soruyor. Bilmem hiç dikkat etmedim, unutmuşum diye geveliyorum. O günden sonra maçlarda değişik mevkilerde oynuyorum. Sol sağ… Farketmiyor. Bazen sol bek, bazen sol açık.

Biriktirdiğim parayla takımın maçlarına gidiyorum. Karşı tarafa hiç sövmüyorum. Yendiğimiz zaman seviniyorum. Yenildiğimiz de olur diyorum. Bazen, ben olsam şöyle vururdum diyorum. Şöyle geçerdim adamı diyorum. Köşe vuruşlarında kafayı doğru vuramayan adamlara kızıyorum, ama o günden 20 sene sonra 1.90 boyuna geldiğimde tuhaf bir şekilde kendimin de kafa atamadığına tanık oluyorum.

Bir maç stoper, bir maç sol bek, bir maç göbekte oynayınca olanlar oluyor. Genç yetenek avcısı cambaz dedikleri bir adam yanıma gelip seni takımın altyapısına alıcaz, para mara yok lan, diyor. Paraya sövüyorum. Şu gün şurada ol, beni bul, diyor. O gün orada oluyorum ama o beni buluyor. Götürüyor tesislere. Yirmi otuz kişi topun peşinde. İki grup yapıp top oynatıyorlar. Yirmi dakika oynuyorum. Sonra Rasim diye çağırdıkları adam bana mavi yeleği atıyor. Seçildim sanıyorum, ama o da nesi? Bir başka adam da başka topçulara bordo yelekler atmaya başlıyor. Rasim yakıyor mu yoksa beni? Bazıları da çıkıyor oyundan. Onların yerine dışarıda bekleyenlerden bir kaç kişi giriyor. Herkes bitince bir takımda hem bordo hem mavi yelek giyen kişiler kalıyor. Anlamıyorum. Sonra düdük çalıyor. Dinlenmeye geçiyoruz. Bekliyoruz. Herkes toplanıp tribüne çıkıyor. Bir adam elinde kağıt geriye kalan 20 kişiden mevki ve isim bilgisi alıyor. Bekliyoruz.

Teknede insan zor koşullarda hep kaybetmeyi öğreniyor. Denize karşı hiç kazanamıyoruz aslında. Hep yenik. Yenik başlıyoruz balığa. Zorlukları iyi öğreniyorum. Bırakmamayı. Sonu ölüm. Kurtuluş yok. Tuttun mu ipi sımsıkı… Kasalar ağır, dalgalar dehşet, tekne desen geceden kalma bir herif gibi oynak. Yerinde duramıyorsun bazen. Öğreniyorsun. Raskolnikov baltayı geçiriyor kafaya, Madlen baba iyi adam amma velakin olmuyor işte bazen, Leopold Bloom gibi yaşamak istiyorsun ya da. Takımı tutmasını öğreniyorsun. Adam gibi ama. Karşındakine sövmeden. Takımı olup stadı boş olanları anlamıyorsun. Neden diyorsun. Zaman işte. Zamanla. Sarı da güzel renk, siyah da, kırmızı da, yeşil de… Bunu da biliyorsun.

Bekliyoruz sahada. Millet tribüne çıktı. Onlar da bekliyor. İsmimizi ve mevkimizi alan adam işi hızlandırıyor. Düdük çalıyor. Isının soğumayın, diyorlar. Kalkıyoruz. O anda yanında iki adamla hoca geliyor. Aklım ödevlerime gidiyor ama çabuk unutuyorum. İsimlerimizi alan adam koşup kağıdı hocaya veriyor. Şenol Hoca da yanındaki adama uzatıp bir şeyler izah ediyor. Tribüne çıkıyor. Yanındaki adam sahanın ortasına gelip bizi mevkilerimize yerleştiriyor. Şenol Hoca tribünden bir göz atıp tamam diyor. Düdük tekrar çalıyor.

Başlıyoruz tepinmeye. Ben önce sol bek başlıyorum. Sonra ileri çıkıp bir orta kesiyorum. Yamuk gidiyor. Diğer köşeden avut. Gol de olabilirdi diyorum. İleri çıkınca hemen geri dönmeye çalışıyorum. Epey koşuyorum, ama takdire şayan bir hareketim olmuyor. Sonra stopere ve göbeğe geçiriyorlar. Diğerleri de değişiyor. Göbekte fazla barınamıyorum. Sonra ikişer ikişer çıkartıyorlar. Bir o takımdan bir bu takımdan. Seçiliyorum.

Takımı tutmak bir teknede balığı çevirmek gibi. Ağı çevirdin mi sürüyü kaçırmadan alacaksın denizden. Yorulacaksın. Bazen boşa da çekeceksin. Hatta çoğu kez boşa çekeceksin. Denize sövecek değilsin. Balığa sövecek değilsin. Kendine söversin en fazla. Hakkın budur, ama öğreneceksin. Tekneyi göreceksin, uzun uzun martılara bakacaksın, kuzeye giderlerse sen de açılacaksın korkmayacaksın. Şehre çevrilirlerse duracaksın. İleride karayel. Bileceksin. Ne mavi denize ne beyaz bulutlara ne siyah toprağa ne sarı güneşe ne yeşil ağaçlara ne de kırmızı gün sönümüne söveceksin. Hiç birine sövmeyeceksin. Hepsi seninle. Sen oturduğun teknenin içinde, denizde tutsaksan eğer onlar da bu koca yeryüzünde tutsak. Seninle. Öğreneceksin. İyi bakacaksın. Belki elli yıl belki hiç görmeyeceksin bir şampiyonluk, ama güzel şeyler yapacaksın. Ağında balık yok diye denize düşmanlık eden ancak rüyasında ekmeğini yer. Bazen üç beş balığa eyvallah diyeceksin. Sürüyü de katletmeyeceksin. Fitne fesatla denize dalmayacaksın. Onurun olacak. Sonra bir sabah Katran Ali’den kaçırdığın rakı şişesinin dibini görüp tesislere gideceksin. Takım antrenmanda. Bozuk çalacaklar geç kaldın diye. Ses etmeyeceksin. Tellerin arasında pürüzlenen Karadeniz’e akacak gözlerin. Deli gibi karayel… Açma germeye geçerken…

“Ben okuyacağım!” diye haykırıp tekneye kaçacaksın. Artık sen olmayacaksın, ama Trabzonspor hep olacak.

3 Yorum

Bir Yorum Yazın