PADİŞAHIN EŞEĞİ İLE VEZİRİN ATI

“Justice delayed is justice denied” [Geciken adalet, adalet değildir]

William E. Gladstone

Padişahın Eşeği

Eski zamanların birinde yaşlıca bir adam varmış. Bu adam, ak sakalına da güvenerek hocalık taslamaya başlamış. İnsanları da inandırmış. Şanı, şöhreti büyüyünce onun bu hali padişahın kulağına gitmiş. Padişah adamı huzuruna çağırmış.

“Eğer” demiş “Sen yalancılık ettiysen 50 değnek vuracağız!”

Adam suçunu kabul etmemiş. “Ben gerçekten alimim!” demiş. Üstüne bir de taahhütte bulunmuş. “Bana bostancıbaşının uyuz eşeğini verin” demiş “ona 5 yılda konuşmayı öğreteceğim!”

Padişah da bu teklifi kabul etmiş:

– Peki! Ama eşeğe konuşmayı öğretemezsen 500 değnek yersin ona göre.

– Ferman padişahımındır!

demiş ve huzurdan ayrılmış. Bunu duyan arkadaşı “Sen  ne yaptın!” demiş “Şimdi başını daha büyük belaya soktun!”

Adam da gülerek arkadaşının kulağına eğilmiş:

– Korkma! Beş yıla kadar ya ben ölürüm ya eşek ölür ya padişah ölür!

 

Vezirin Atı

Adamın akibetini bilmiyoruz. Fakat bendeki bir satranç programının akibetini biliyorum.

Basit bir satranç programım vardı. Açılış hamleleri iyiydi. Fakat oyunun ortalarında sıkıştırmaya gelmiyordu.

Diyelim ki vezirini fil ile sıkıştırdınız. Vezire kaçacak yer kalmadı. Tek çaresi kaldı: en değerli taş olan vezirden vazgeçip onunla fili kırmak. Öyle bir pozisyonda program hikayedeki yaşlı adamın yolunu izleyip araya korumasız bir taş giriyordu. Mesela piyonu. Piyonu fille yiyip tekrar veziri tehdit ediyordum. Bu sefer atı giriyordu. Atı yiyordum, kaleyi giriyordu. Kaleyi de yiyince çaresiz, son olarak veziri veriyordu.

Programın tercihi çok da mantıksız değil. Veziri en başta gözden çıkarsa veziri kaybetmesi %100 ihtimal. Oysa araya taş girerse ya rakibi o hamleyi görmez ya elektrik kesilir ya da padişah ölür. İhtimali %5’e indirdiğini düşünüyordu. Fakat bu yöntem asla işe yaramadı. Her seferinde o veziri kurtarmak için kalesini, atını da, araya sokabileceği ne taş varsa hepsini veriyordu ama sonunda veziri de gidiyordu.

İlk hikayedeki ihtiyarın akibetini tahmin etmek de güç değil.

Yolun Sonu

Aynı taktiği adalete karşı deneyenler de var. Evet, 3 Temmuzda başlayan süreçten bahsediyorum.

Türk mevzuatının da uluslararası kuruluşların da düzenlemeleri bellidir. Bu nitelikteki şike ve teşvik primi iddiaları varsa bu konudaki disiplin işlemleri derhal yürütülmeliydi. Bunlar Temmuzda başlayıp Ağustosta bitebilecek işlemlerdi. Bir kısım sanık avukatlarının iddiasının aksine, ceza mahkemesinin kararı, TFF için bekletici mesele değildi.

İlk etik kurulu raporunun icrasının aylarca sürüncemede bırakılıp son kertede sümen altı edilmesi tam anlamıyla adalet geciktirme operasyonudur.

İkinci etik kurulu raporu, ona binaen verilen TFF kararı ve gerekçeli karar da (içeriklerinin hukuken tartışılırlığı bir yana) aynı şekilde aylarca sürerek 2011 Ağustos ayında rahatlıkla bitebilecek süreci 2012 Haziran ayına kadar uzatmayı başarmıştır ve operasyonun ikinci koludur.

Peki eşeğin konuşması için zoraki tanınan bu sürede vezir neler kaybetti? Söyleyeyim: tüm ulusal ve uluslararası saygınlığını sıfırladı. Kendi taraftarını defalarca aldattı. Taraftarını dezenformasyonlarıyla zehirledi. Diğer kulüpleri kendine rakip olmaktan çıkardı, düşman edindi. Ulusal futbolun medar-ı iftiharı olmaktan çıktı, celladı kesildi. Bugün milli takımlarımız 3 yıl mı yoksa 5 yıl mı men edilecekler diye çıkacak kararı bekliyor.

Fenerbahçe’yi, 2011’de gereği gibi küme düşecek olsa bile son hızla süper lige tekrar çıkaracak ve akabinde şampiyonluğa dahi götürebilecek, hiç aksamadan omuzlarında taşıyacak kadar güçlü taraftar desteğini kendi manipülasyonlarına alet etti, harcadı.

İnsanları “ateşi ve ihaneti gördük” diye Fenerium mağazalarına koştururken kendileri CAS davasından feragat ettiler.

“Helikopter ihalesi için Erdoğan intikam alıyor” safsataları alttan alta yayılırken Tayyip Erdoğan’ı kendilerine Veli edindiler. Hem de Türk futbolunu dünyadan dışlatasıya…

“Cemaatin oyunları” diye holiganları doldurdular. Polisi, hiçbir illegal gruptan görmediği bir öfkeye maruz bıraktılar. Bir yandan da yeni yönetim üyeleriyle, eski başkanlarıyla, sıkı kalemşörleriyle cemaate selam çaktılar, dostluk mesajı gönderdiler.

Şimdi oyunda sona geliyoruz. Bu feda stratejisinin işe yarayıp yaramadığını hep beraber göreceğiz.

Görünen o ki ne ihtiyar ölecek ne eşek ölecek ne de padişah ölecek. Veziri kurtarmak için feda edilenin ise değersiz taşlar değil, bir spor kulübünün kendi saygınlığı olduğu ve zaten “vezir”i kurtarmaya da yetmeyeceği muhtemelen yakında anlaşılacaktır.

Fakat şunu da açık yüreklilikle söyleyeyim:

Aksi olsa bile fark etmez. Trabzonspor tüm bu süreci taraftarını da, saygınlığını da koruyarak geçirmektedir ve 2010-2011 sezonunun şampiyonluğunu temsil eden kupanın fiziksel olarak nerede bulunduğu tüm bunlara kıyasla daha önemsizdir.

Sokrat idama götürülürken karısı feryat ediyormuş:

– Seni haksız yere idam ediyorlar!

Sokrat karısına dönmüş ve kızarak bağırmış:

– Haklı olarak idam ediyor olsalar daha mı iyiydi?!

İşte Trabzonspor’a yapılan haksızlığın etkisi de ancak bu kadardır. Trabzonspor, emeğin parayı yendiğini 2010-2011 sezonunda tüm dünyaya göstermiştir. Kendini haklı çıkaran zalim olmaktansa haktan, hakikatten vazgeçmeyen mazlum olmak yeğdir.

Şimdi para için itibarını sıfırlayanlar ne yapacaklarını düşünsün.

2 Yorum

Bir Yorum Yazın