DOĞUNUN İLK VE TEK OĞLU

Uyarı: Bu yazı uzun zaman önce yazılması gereken; 4-4-2, 3-5-2 gibi teknik terimlerden münezzeh bir Şenol Güneş yazısıdır. Ayrıca yüksek dozda medya eleştirisi içermektedir.

Üstad  Sezai Karakoç  “Masal” adlı şiirinde geçirir doğu-batı meselesini. Şiirde sadece doğu-batı meselesini geçirmekle de kalmaz, Necip Fazıl’dan Yahya Kemal’e kadar doğunun oğullarını ve bu oğulların batı karşısındaki duruşlarını ele alır, bu duruşları tenkit eder. Şiirde geçen yedinci oğul ise üstadın ta kendisidir. Üstad, şiirin sonunda, batının o büyük meydanlarından birine dikilir ve “altı oğlunu yuttuğunuz babanın yedinci oğluyum ben” diyerek kendi kazdığı çukura yarı beline kadar girer. Değişmeden burada gömülmek ister. Onu kandırmak için bir sürü dil dökerler fakat kandıramazlar.  Sonuçta o, nurdan bir sütuna dönüşerek ölümsüzleşir ve göğe uzanır. Bu yüzden kendisi daima doğunun yedinci oğlu olarak anılmıştır.

Türk futbolu, teknik direktör bağlamında baktığımızda, o altı oğlu çıkarabilir mi, bir çırpıda o altı oğlu sayabilir miyiz bilmiyorum ama yedinci oğula eş o ilk ve tek oğlu çıkardığımıza adım gibi eminim.

Doğunun diğer oğulları kalpleri ve kafaları ile her zaman ülkenin batısında olmalarına rağmen başarıyı hep daha da batıda aradılar. Bazılarının yolu da düştü oralara. Futbol eğer sadece teknik, taktik, antreman bilgisi ve sistem işiyse inkar etmemek lazım ki zaman zaman başarılı da oldular. Geri geldiklerinde herkes onların ülke futboluna yeni bir şeyler katmalarını, “batı”dan getirdikleri tecrübe, bilgi ve birikimi Türk futboluna yansıtmalarını bekledi. Fakat onların getirdikleri tek şey hiçbir zaman vazgeçemedikleri kibirleri oldu. Pahalı giyindiler. Ders almadılar, ders verdiler. Devre arasında hiçbir takımın başına geçmem dediler, geçtiler. Rakiplerinin penaltılarını incelemeye kalktılar kendilerine bakmadan. Tüm bunlara rağmen sevildiler, sayıldılar. En başarısız dönemlerinde dahi gazetelerde kendilerine sayfalarca yer bulabildiler. İmparator oldular, kocaman oldular, futbol dehası oldular.

Durum böyleyken doğunun yedinci oğluna kendi ülkesinde reva görülen muamele neydi? Yıl 2002, Türk A  Millî Futbol Takımı, G. Kore ve Japonya’nın birlikte düzenlediği dünya kupasında dünya üçüncüsü olarak tarihindeki en büyük başarıya imza atmak üzere. Millî Takım gruptan çıktığında Türkiye’deki bazı köşe yazarları ve yorumcular bunu şans olarak yorumlamaya başladılar. Millî Takım ismini kademe kademe ilk 16, çeyrek final ve yarı finale yazdırırken yine köşe başını kapmış bazı kalemşörler ve ekrana kimin tarafından çıkarıldığı belli olmayan yorumcular Şenol Güneş’in karizmatik olmadığını söylemeye başladılar. O kadar ileri gittiler ki Şenol Güneş’in kılık kıyafetini eleştirme gafletinde bulundular. Millî Takım ne zaman ki ev sahiplerinden bir olan G. Kore’yi (ki o G. Kore turnuvanın favorilerini saf dışı bırakmış bir G. Kore idi) yenerek üçüncü oldu, bu sefer de Millî Takımın buralara gelirken hiçbir Avrupa takımı ile karşılaşmadığını, bu yüzden şanslı olduğunu söyleyerek başarıyı küçümsemeye çalıştılar. Hatta bazı yorumcular o kadar ileri gittiler ki, sanki Türkiye tarihinde hiçbir dünya kupasını kaçırmamış, tüm dünya kupası finallerine katılmış gibi üçüncülüğün bir başarı olmadığı, Türkiye’nin en az final oynaması gerektiği gibi akla izana sığmayacak argümanlarda bulundular. Daha sonra Türk Millî Takımının zorunlu olarak jenerasyon değişikliğine gitmesi gerekti. Bu duruma rağmen katıldığı konfederasyon kupasında da başarılı oldu. Daha sonra her takım gibi jenerasyon değişikliği sancılı oldu. Bu sancılı günler ve medyanın rakibimizi küçümsemesi dolayısıyla Avrupa kupası finallerine gidemedik ve Şenol Güneş görevini bıraktı.

Görevini bıraktıktan sonra hakkı olan ve kendisine aylardır ödenmeyen maaşını istediği için vatan haini ilan edildi. O yine tüm bunlara rağmen çizgisini bozmadı. Hak ettiği saygıyı görmek için daha da doğuya gitti ve hak ettiği saygıyı gördü de.  Zaten bir eğitimci olarak bildiğimiz ve hiçbir zaman tevazusundan taviz vermeyen Şenol Güneş, ülkesine geri döndüğünde bambaşka bir adamdı artık. Sadece bir teknik direktör olmaktan çok modern zaman filozofu olmuştu. Doğunun diğer altı oğluna inat doğudan tekrar doğmuştu. Geçen sene hakettiği şampiyonluğu yaşayamadı. Bu yüzden takımının iskeleti bozuldu, o yılmadı, yeni bir takım yarattı. Türk futbolu kötü günlerden geçerken olabildiğine aklı selim davranarak yapıcı oldu. Bu süreçte  sadece hakkını aradı. Sonunda yanlış hesap UEFA’dan döndü. O ve takımı, elendikleri Şampiyonlar Ligi’ne geri yollandılar. Onlar da bu şansı çok iyi değerlendirdi.

Doğunun yedinci oğlu olarak geçenlerde batının ünlü meydanlarından birinde, Giuseppe Meazza’da idi. Müthiş bir destana imzasını attı. Fakat yine tevazuyu elden bırakmayarak sadece Inter’in zaaflarından yararlandıklarını söyledi.

Batı bu destanın hakkını verdi. Fakat ülkemiz medyasının o kronik hastalığı tekrar gün yüzüne çıktı. Burada tek tek atılan manşetleri irdelemeye gerek görmüyorum. Herkes ertesi gün Radikal’de, Vatan’da, Hürriyet’de ve bilimum gazetlerde nasıl başlıklar atıldığını ve nasıl yazılar çıktığını gördü.

Ama göremedikleri bir şey vardı, Şenol Güneş bu sefer kendini yarı beline kadar Giuseppe Meazza’nın çimlerine gömdü ve nurdan, ölümsüz bir anıt gibi göğe doğru yükseldi.

Ve o ışığı gölgelemeye bu sefer hiçbirinin gücü yetmedi.

4 Yorum

Bir Yorum Yazın