BİR KÜÇÜK KUPA FİNALİ HİKAYESİ

Saat: 04:35 Eve geldim ve bilgisayarı açtım. Okumak istediğim tek bir haber, izlemek istediğim tek bir görüntü yok. Ne istediğimi biliyorum.

Daha önce hiç yaşamamıştım bu duyguyu. Delicesine yazmak istiyorum ne ne anlatacağım konusunda ne de nereden başlayacağım konusunda en ufak bir fikrim yok.

Üzgün müyüm, buruk muyum, mutlu muyum, huzurlu muyum, sinirli miyim onu bile algılayamıyorum.

Yayınlamaktan ziyade kenarda dursun diye yazıyorum bu yazıyı. Biraz özel ve haliyle biraz narsist.

10 senedir elimden geldiğince Trabzonspor tribünlerinde bulundum. Ve çok fazla insanı bu vesile ile tanıdım, tanışamadıklarımı da gözlemledim. Güldüğüm, ağladığım, nefret ettiğim, can acıttığım, canımın acıdığı yığınla hadise yaşadım. Geçen bu zaman diliminde öğrendiğim en temel şey, asla ama asla bir diğerinin Trabzonsporluluğu ile kendininkini kıyaslamamam gerektiği oldu.

Hepimizin ortak gibi gözüken o kadar farklı hikayeleri var ki. Eskiden dinledikçe keyif aldığım bu hikayeler artık duymaktan ve kendimden şüphe etmemi sağlayacak kadar yoğunlaştı artık.

Bugün 4. kupa finalimi geride bıraktım. İki gündür uyku uyumadım. Önümde harita, elimde bugüne kadar gittiğim maçların saklayabildiğim kadar ki biletleri.

Yarım bırakılan üniversite finalleri ile gidilen 1000 km üzeri hedefsiz lig maçları.
En sevdiğim ile gittiğim, yılların birikmişini Jaja’nın ayak içi ile erittiği şampiyonluk ateşini harlayan Bursa deplasmanı,
Eksi bilmem kaç derecede oynanan Sivas deplasmanı, yolumun bir daha kesişmediği belki de hiç kesişmeyeceği yığınla şehir.
Tek bir arkadaş olmadan, takımın kazanacağı herhangi bir puanın dahi anlamı olmadığı sezonun kapanış maçı için sırf soyunma odasından sahaya çıkacakları an oluşan duyguyu yaşamak için borçlanarak gidilen Ankaraspor maçı.
Urfa seferi, kupa şampiyonlukları.

Neler neler.Hepsi birbirinden değerli yığınla hatıra tutuyor içinde.

Ama bugünkü biraz farklı oldu işte.

Ben bugün sohbet etmek istemedim. Bugün maç kritiği yapmak değil Trabzonsporluluğu dibine kadar yaşamak istedim. Çok şükür.

Sezon açılışını Karabük deplasmanında yaptığım Abimle başladım güne, fıkra gibi bir yolculuk yaptım, en eğlenceli fıkradan daha eğlenceli adamlarla.
Arabanın arkasında asılan bayrağın ipi koptu diye ölümcül bir hadise vuku bulmuş gibi otobanın ortasında aniden fren yapıp, 5 kişi arabadan aşağı atlayıp bayrağı yerine geri yerleştirmeye çalışan,birbiriyle sürekli dalga geçen ve kesinlikle en ufak bir alınganlık belirtisi göstermeyen orijinal adamlar.

Doktorla oturdum sonra. Trabzonspor dediği zaman gözlerinde kendimi görebildiğim, tam hevesle 1461 oyuncularını anlattığı esnada kıvırcık saçlarını kavrayıp “ulan senin işin gücün mü yok yakıyorsun kendini yeter artık” diyip sözde O’nu özde kendimi öldürmek istediğim adamla.

İzmitli kardeşimi gördüm sonra. Nice deplasmanlar çıkardığım, bir kocaelispor-trabzonspor maçında tam da taraftarlar birbirlerine küfür ederken göz göze gelip, hiç bir şey söylemeden birbirimizi çok iyi anladığımız o dakikaları hatırladım gene.

Uzun saçlı devrimci imajlı muhafazakar rejyonalist gazeteci abimi gördüm. Hiç girmek istemesem de topa dayanamadım, bir kaç komplo teorisi aldım ondan.

15 yılın ardına ilkokul arkadaşımı gördüm. Sanki 15 sene değil de 10 gün olmuş görüşmeyeli. Öyle samimi, öyle içten.

O meşhur Urfa yolculuğunun kahramanlarını gördüm. Totem uğruna ekibi tekrar toparlayıp beraber gelmişler. Sanırım ben bozdum totemi. Allah da beni bildiği gibi yapsın. Neyse.

Telefonum çaldı. Meşhur Kkgak. Okuduğu tek köşe yazarı olmayan bana, düzenli olarak bakalım bugün neler yazmış diye okutturan adam. En eski ritüelimiz. Hangimiz gidebiliyorsa maça, diğeri onu arar. Tribünü dinler, diyalog olmaz. Aksi skor çıkmaz hiç. Belliydi telefonun statta çalışmayışından.

Eskişehir’de öğrenciyken otobüs kaldırabilecek kadar para toparlayamayıp, derneklerde para dilendiğimiz amigo. Tribünün keskin yüzlü kardeşlerinden biri daha.

Benim şahsi eşekliklerimden dolayı bir türlü hiç bir organizasyonuna katılamadığım ancak yazdığım tek platform dikoyna’nın güzel insanları. Maç sonrası bir sigara molasında.

Düşünmeden kefil olabileceğim ender insanlardan biri. Bal gibi de tribünde. Göz göze gelebildik, konuşma şansımız bile olmadı. Ama yapar o tercümesini gözlerimin. Anlamıştır beni.

Beni tanıyıp tanımadığından bile emin olmadığım ama bana “sen nerelerdesin” diye soran güzel insanlar.

Maç boyu telefon çalışmadı ulaşamadık bak ayıp oldu dediğim herkese kah sigara molası, kah araçtan birinin tuvalet ihtiyacı ile tek tek karşılaşmak.

Ve kendimi kendimle ve Trabzonspor arması ile başbaşa bıraktığım maç dakikaları. Trabzonsporluluğu tribünde iliklerime kadar hissettiğim o en güzel dakikalar.

Dedim ya bugün kimseyle konuşmak, görüşmek istemiyorum diye.
Kaçtım tribünde.
Kimsenin yanına gitmedim.
Ortasaha çizgisinin ortasında tel örgülere yaslanıp, yanımda biri var mı, ne yapmak lazım gelir acaba diye düşünmeden sadece hissetmek ve hissettiklerimi yapmak istedim.
Sinirlenince tel örgülere tırmanmaya çalışmak istedim.
Rakip takım tribünlerine doğru dönüp içimden gelince ağız dolusu küfür etmek istedim.
Futbolcuların sesimi duyacakları bir mesafede olmalarını ve onlara talimatlar vermeyi istedim.
Arkamı dönünce bütün Trabzonspor tribününü görmek istedim.
Fenerbahçe gol atınca Trabzonspor tribünlerine sus işareti yapan polisi öldürmek istedim.
Engelli renkdaşlarıma ortada hiç bir sebep yokken biber gazı sıkıp asayiş sağlayan şerefsizleri kendi pisliklerinde boğmayı istedim.

Hiç birini yapamadım. Hayatımın en garip 90 dakikasıydı.
Maç bitti.

.

Sonra o ses yükselmeye başladı.

“Sen şampiyon olmasan da,kupaları almasan da”

İşte o anı belki bir çok kişi tezahuratın coşkusuyla farkedemedi. Kupa kutlaması yapan rakip takım taraftarlarının yarısını barındıran tribün kendi kutlamalarını bırakmış ve bizi izliyordu. Samimi söylüyorum o kupayı kazandıkları için bizi kıskanıyorlardı. Bugün televizyon başındaki insanlar farkedemese de Trabzonspor tribünlerinin devrimi gerçekleşti.

İşte benimki en basit hikayesiydi bugünün.
Bugün orada olan insanlar, fark etseniz de etmeseniz de siz çok şanslıydınız.

Şanslıydınız çünkü;
Onlar yine kazandı
ama yine biz haklıydık.

4 Yorum
  1. Gözlerim hep aradı Anıl ama ben de Trabzonspor’a feda ettim seni ve bir çok diğer görmek istediklerimi… Maç başladımı, belki o tribündeki en “zayıf” taraftarın taşıdığı ruhun yarısına bile sahip olmayan sahadakilere dalıp gidiyor; gözler, ruhlar… O üstlerindeki forma işte, uyuşturuyor insanı. Belki bunda görüşemedik ama bir dahakine affetmezler.
    Yazı için sana hiç bi’şey demiyorum zaten; lügatta karşılığı yok çünkü

    • Hepsi her hikayenin ayrı kahramanı olan sevgili kardeşlerim, abilerim, ablalarım. Şu konuda anlaşalım. Bu yazılar için teşekkür etme veya övgüde bulunma hadisesini hakikaten kenara bırakalım. Ben senin yazacağın kompozisyona tüküreyim diye hakaretler almış, bu çocuk her şeyi yapar ama yeter ki bir şey yazdırma denen bir adam oldum eğitim hayatım boyunca Beni tanıyanlar tevazu kelimesiyle pek alakam olmadığını bilir. Hakikaten tevazu göstermiyorum. Hakkında yazı yazabildiğim tek şey Trabzonspor arması, anlatacak yığınla hikayenin sahipleri de sizlersiniz. Ben sizlere teşekkür ediyorum. Belki hayatta hiç bir şeye aynı açıdan bakıp, aynı şeyleri göremiyoruz. Ama Trabzonspor’u hissetmek, hissedenlerin duygusunu paylaşmaya çalışmak bile tarifsiz.

      2 seneye yakındır burada yazılar paylaşıyorum. Taş çatlasa 10. yazımdır bu.
      Ve belki 2 sene sonra bu yazı sayısı 11’i bile zor görür.
      Ben düzenli yazılar yazamam. Daha çok da yazamam.

      Dün uykusuzluktan bayılmasaydım belki 10 yazı birden yazardım.

      Bu benim işim değil.
      İşim olma şansı da yok.

      İçimizden geldiğince, izninizle.
      İyi ki varsınız.

    • Of Yiğit yazıyı yazarken de geldi aklıma ama ne yaparsın. Bir kaç kusurlu ve sen, hatta malesef yazıya isimlerini sığdıramayacağım ukteler de kalmadı değil. Vardır bir hayır :)

Bir Yorum Yazın